etkisiz mi?

13/7/2007

Kadın, Emek, Ekonomi Ve Eylem

 

              we can do it

13/7/2007

KADIN, EMEK, EKONOMİ VE EYLEM

 

Kapitalist sistemde kadının haklarını alamamasının temelinde ekonomi vardır. Çünkü kadının yaptığı işle erkeğin yaptığı iş aynı olsa dahi kadın düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Ekonomik güç siyasi, kültürel, politik gücü belirleyen faktördür. Kadın, haklarının gaspını engelleyememesi ekonomik eşitsizlik yüzündendir.

Kapitalist sistemde ortaya çıkan eylemlerin büyük bölümünün ilk çıkış noktası ekonomi temellidir. Bu kadın eylemleri için de geçerli bir olgudur. İlk kadın eylemleri Fransız Devriminde, burjuva-aristokrat kadınlarının seçme seçilme hakkı talebi üzerinden çıksa da, yoksul Fransız Kadınının ekonomik temelle çıkıp politikleşen eylemleri ile sonuca ulaşabilmiştir.Yani mülkiyet hakkı, seçme seçilme hakkı üzerine Fransa’da başlayan ilk kadın hareketleri yoksul kadının ekmek talebiyle şekillenmiş ve örgütlü bir hareketle sonuca ulaşmıştır. (Kadın hareketlerinin çıkışını ve kadının haklarını alma sürecini ayrıntısıyla tezimde sunacağım.) Belki de kadının eşitlik özgürlük mücadelesinin emek mücadelesiyle birleşmesi yönündeki zorunluluk kendisini ilk olarak Fransız Devriminde burjuva kadınlarının eşitlik talebi ile gösterdi diyebiliriz.(özgürlük dünyası Ebru Moçoş ,sayı 155 ,sayfa 16.)

Kapitalist sistemde emek kavramı farklılaştı, artık emek toplumsaldı emek özgürdü, en önemlisi bu emek örgütlüydü. Bu emeğin yeni üç hali, daha önceki ekonomik sistemlerde de( feodalizm ve kölecilik) yoktu ve bu emeğin üç halinden gelen emekçinin gücü, işçinin burjuva sınıfıyla, çatışırken kullandığı üç önemli silahtı.

Neden işçiler feodalite ve kölelik zamanında, elde edemedikleri hakları kapitalist sistemde kazanmaya başladılar. Çünkü emek artık özgürdü, emek aynı yerdeydi ve emekleriyle birlikte hareket edebiliyorlardı. Örneğin: Kraliyet ailesine hizmet eden aşçı kadın, derebeyine hizmet eden aşçı kadınla aynı şekilde ezilse bile bir araya gelme şartları oluşamıyordu ama; pamuk fabrikasındaki işçiler, günün büyük bir bölümünü yan yana, birbirlerini görerek geçiriyorlardı. İşte bu birliktelik aynı sorunları yaşadıklarını fark etmelerini ve aynı çözüme ulaşabilmelerini sağladı.

Bu eylemlere kısaca birkaç örnek vermek gerekirse, 1789 Fransız devrimi sonrası başlayan işçi hareketleri 1848 Enternasyonali ile yükselişe geçmiştir. 1871 yılında yetmişüç gün devam eden ve emekçilerin ilk işçi devleti, kurma çabası diye adlandırılan Paris Komünü ile en hızlı dönemleri görülmüştür. Kadın emekçilerin de bu hareketlerde yer aldığını söylemek aslında gerekmez.. Çünkü ezilen, sömürülen insanı kadın erkek diye ayıramayacağımız için yapılan eylemi de erkek eylemi kadın eylemi diye ayırmak işçinin kendi içinde ayrılmasına neden olabilir.

Ama bu dönemde kadınların önderliğinde gerçekleşen eylemler de olmuştur. Örneğin 8 Mart 1857 yılında, dokuma işçisi kadınların 10 saatlik işgücü talebi ve 8 mart 1908 yılında Avrupa’daki dokuma işçisi kadınların işten atılımları protesto talebiyle başlayan beraberinde 8 saatlik işgücü talebine dönüşen işçi hareketleri, 1910 yılında İkinci Enternasyonalde emekçi kadının kendisini daha çok temsil etmesi ve bunların sonucunda 8 mart 1911 yılında kutlanan ilk ‘Enternasyonal Emekçi Kadınlar Günü’ kadın emekçisinin verdiği mücadelenin sonucudur.

Burjuva-işçi çatışması, işçinin de açıkça anlayabildiği şekilde 20. yy. başına kadar sürdü. Bu durum birinci paylaşım savaşında doruk noktasına ulaştı ve 1917 Ekim Devrimi’ne kadar (hatta 1929 krizine, ki bu krizin en önemli çıkma sebebi zaten kapitalizmin aşırı kar anlayışı sonuçu pazarda tüketicinin yok olmasından kaynaklıdır) devam etti. Bu tarihe kadar işçi sınıfının büyük bir bölümü açık bir şekilde sorunun kaynağını görebiliyordu.. Yani işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktu ve bu durum burjuvaziyi yıpratmaya başlayan, işçilerin hakları için başlattığı eylemler, hareketlerden anlaşılabiliyordu. Erkek ve kadın işçilerin bu dönemde verdikleri mücadeleler sonucu elde ettikleri hakları almalarının en büyük nedeni işçi sınıfının olayları doğru analiz edip sorunun kaynağına sınıf temelli, bölünmeden hep beraber karşı koymalarıydı. İşçi sınıfı kendilerine yaşama koşullarım neden böyle diye sorduğunda karşısındakinin burjuvazi yani üretirken kullandığı aletlerin sahibi olduğunu görebiliyordu. 20. yy. başına kadar Marx’ın dediği anlamda iki sınıf belirgindi. Bu durumu fark eden burjuvazi işçilerin bakış açıların değiştirip manüpile etmek için dönemsel değişimlere göre bilinçlerini yok edecek doktrinler uygulamıştır. 1929 sonrası çıkan Keynes yasaları ve sonrasında liberalizme devlet elinin değmesi burjuva merkezli ulus devletlerin yükselişe geçmesi Almanya’da oluşturulan kitle toplumu İngiltere’de işçilere lojman hakkı sağlık güvencesi, emeklilik ,işsizlik maaşı verilmesi gibi unsurlar burjuvazinin emniyet sübabını oluşturmuş ve işçilerin ellerine kaybedecekleri metalar verilmesinin sağlanması bunun kanıtıdır diyebiliriz.[öyle bir burjuva uygarlığı ki; sahiplerinin çıkarına olarak sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlıyor da,bir bütün olarak toplumun basit yeniden üretimini sağlayamıyor(Fikret Başkaya Paradigmanın iflası özgür üniversite yayınları mart 2005 Ankara sf.9)] Bundan dolayı artık olaylara işçi gibi bakamaz olmaya başlamış eylemleri azalmış, ve eylemlerinin şiddeti düşmüştür. Artık bir işçi (bugün de böyledir) bir eyleme giderken kaybedeceği emeklilik, lojman vb. haklarını düşünerek gitmekte ve bu tereddütleri düşünerek kimi zaman gitmemektedir. Burjuvanın pazar politikasının işçiyi bağlayacak yönde olması da işçinin hareketlerini sınırlamaktadır. Örneğin kredi kartları banka kredileri vb.

Bu süreçte yani 20yy ‘ın başından sonra artık sadece ekonomi temelli hareketlerin yapısı değişime uğramıştı ;artık iletişim önemli bir etki yaratmıştı . Frankfurt Okulu'na bakarsak bunu anlayabiliriz. T.Adorno’nun dediği gibi birey kalmamıştı.Ya da Althusser’in dediği modernliğin sorunsalı olan özne akıl ilişkisinin en açık yaşandığı dönem olmuştu. Artık kültür politikaları işçiler üzerinde buna bağlı olarak kadın işçiler üzerinde de büyük görüş kayıplarına sebep oldu.

Sosyolojinin giderek daha önemli hale gelmesinin önemli bir nedeni de burjuvazinin, kendi gücünü korumak için işçilerin üzerine kurduğu politikaların çeşitlenmesidir. Çünkü sosyolojinin en çok incelediği konu , burjuvazinin kendi ekonomi politik çıkarlarını korumak için işçi sınıfı üzerine uyguladığı politikaların topluma etkisinin nasıl olduğu ve nasıl olacağıdır. Marx ve Marxsist Sosyologlar ya da Marx’tan hareket eden sosyologlar işçinin yapması gerekeni, işçinin nasıl bir durumda olduğunu, işçinin burjuva politikalarını nasıl çözeceğini yazarken bu yazılanlardan, işçi sınıfına oranla burjuvazi daha da çok yaralanmıştır. Çünkü 19. yy. ve 20. yy’ın burjuvazisi , aristokrat, bilimi takip eden dünyadaki sosyal hareketleri bilen bir yapıya sahipti. Marx‘ın Manifesto’sunu zor anlayan bir işçi nasıl olur ki o dönemde burjuvaziden daha çabuk Kapital’i anlayabilir . İşte bu yüzden burjuvazi, işçilerin yapması gerekeni işçilerden daha çabuk öğrendi ve işçi hareketlerine karşı önlemler aldı.

Burjuva politikalarının sonucu artık insanlar, işçiyim emekçiyim diye kendilerini tanıtmak yerine kimliklerine etnik kökenlerine vurgu yapar hale getirildiler. Bu emeğin örgütlenememesinin ve kendi içinde bölünmesinin en önemli sebeplerinden biridir. Türkiye’den örnek verecek olursak bir fabrikada birlikte aynı şartlarda çalışan iki kadın işçi {tabi bu olay erkek işçiler içinde geçerlidir.) kendi aralarında Kürt, Türk, Alevi, Sünni olarak ayrıştırılmıştır. Söz konusu olan bu durumda güçlü işçi eylemlerinin oluşamamasında önemli bir etkendir. Artık işçiler kendilerini ezen gücü anlamaz hale geliyordu öyle ki; genel müdürüne çalışma şartları yüzünden kızan ve bu yüzden genel müdürünü öldüren işçinin durumu karşısında birlikte çalıştığı bir başka işçi kızıyor ve genel müdürünü savunuyordu. Bu olay gösteriyor ki burjuvazi Dahrendorf ‘un dediği anlamda ara katman olan orta sınıfı çıkarmış ve genişletmiştir. Bu duruma Marx‘ın yanlış bilinç kavramı da açıklık getirebilir.

Emek Yüksel

13/7/2007

CUMHURİYET ELİT PARTİSİ: YAPICI BİR ELEŞTİRİ

 

Bugün ülkemizin aydın insanları mevcut AKP iktidarının cumhuriyeti zayıflatan icraatlarına karşın hala son derece güçlü bir parti olmasına anlam verememektedir. Oysa AKP'nin bu gücü tarihsel bir bilinçsizlik halinden beslenmektedir. İnsanlarımızda varolan cehalet ve sorgulama yeteneğinden yoksun bırakılmışlık küreselleşmeci ve İslamcı bir iktidarın varlığını devam ettirmesine neden olmaktadır. Bu durumun sorumlusu 1950'den beri süregelen sağ iktidarlar olmakla birlikte, cumhuriyetin kurucu partisi sıfatını taşıyan CHP'nin de söylemlerinde halk dilini tutturamaması hem mevcut durumu dolaylı da olsa desteklemekte hem de halkın CHP'den umudunu kesmesine yol açmaktadır. Bu yazımızda bu durumun tarihsel nedenlerine odaklanarak bugünün kısa bir açıklamasına girişeceğiz.

 

Kemalist Kadro Türk Devrimi'ni gerçekleştirdikten sonra, kurulmuş yeni rejimin kalıcı olabilmesi için tüm ulusun cumhuriyet değerleri ile eğitilmesi gerekliliğini çok iyi anlamış ve bu yönde hazırladığı programları zaman kaybetmeden uygulamaya sokmuştur. Ulusun rejimi benimseyebilmesi için gereken eğitiminde en önemli görev öğretmenlere düşmüştür. M.K. Atatürk kurulacak cumhuriyetin devamlılığının sağlanması için daha Kurtuluş Savaşı yıllarında, üstelik savaş halinde olunmasına rağmen öğretmenlerle toplantılar yapmış, yeni rejimin ilkelerini onlara anlatmıştır. Cumhuriyet bütün ulusun canlarını bile verecek kadar büyük fedakarlıklarıyla kazanılmış olmasına karşın, toplumda iç ve dış tehditlere karşı cumhuriyete sahip çıkacak bilinç yerleşmedikçe çözülmeye mahkum olacaktır. Bu sebeple Atatürk, düşmanı yenmemize rağmen, en büyük ve hala yenilmemiş düşman olarak cehaleti görmüştür. Mevcut zor koşullar altında, ulusal dil çerçevesinde öncelikle okuma-yazma seferberliği başlamış, bunun yanında cumhuriyetin ilkelerini toplumsal tabana yaymak üzere Halkevleri ve İnönü döneminde de Köy Enstitüleri faaliyete geçmiş, Türk Aydınlanması başlamıştır. Ancak 1950 yılı Türkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktası, karşı Aydınlanma'nın miadıdır.

 

Demokrat Parti'nin siyasi iktidarı 1950-1960 arası dönemde ulusal bağımsızlık başta olmak üzere cumhuriyetin kazanımlarına karşı saldırıya geçmiştir. Toplumun önemli bir kesimi bu tehlikeyi farkedecek zihinsel donanıma henüz kavuşamadığı için DP'nin batıya yönelmişliğinin emperyalizme teslimiyet anlamına geldiğini farkedememiştir. Askeri işgal yoluyla ülkemizi ele geçiremeyen emperyalist güçler, bu kez mevcut hükümet ile gerçekleştirdikleri işbirliğiyle ekonomik ve kültürel işgale başlamışlardır. Bu doğrultuda öncelikle ulusal dil ekseninde millileşen dinsel ritüel olan ezan yeniden Arapça'ya dönüştürülmüş, Türkiye emperyalizmin ordusu NATO'ya üye olmuş, ulusal sanayi atılımları tasfiye edilmiş ve yabancı yatırımlar ülke ekonomisine egemen olmaya başlamıştır. Bu ulusal bağları koparma girişimlerinin önüne geçecek ve kendi geleceğini koruyacak olan aydınlanmış beyinlerdir. Oysa ki Türk Devrimi'nde henüz tamamlanmamış bir uygulama olan toprak reformunun DP iktidarında askıya alınması, aydınlanmanın önündeki feodal zihniyet engelinin varlığını devam ettirmiştir. 1950'lerin Türk toplumu hala bir tarım toplumudur ve kırsal kesimde yaşayan insanların oranı kent nüfusunun üzerindedir. Bu koşullarda eğitimsiz köy nüfusunu çağdaş cumhuriyet bilinciyle donatacak olan aydınlanma kurumu Köy Enstitülerinin de kapatılması cehaletin önlenmesini durdurmuştur.

 

1960 Askeri Darbesi halkın cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkamaması nedeniyle yine bir askeri elit tarafından gerçekleştirilmek zorunda kalınmıştır. Ancak askeri darbe mevcut hükümeti devirmesine rağmen aynı zihniyetin yeniden iktidara gelerek toplumu şekillendirmesine engel olamamıştır. Ayrıca 1980'e gelindiğinde yine bir başka darbe ama bu kez Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. 1980 darbesi eleştirel düşünceyi bastırmış, gençleri apolitik çizgiye yönlendirecek uygulamalara girişmiştir. Bu dönemde emperyalizmin yeni söylemi küreselleşme çerçevesinde bir yandan gündelik hazlar tahrik edilmiş, böylece gençlerin politik bilinçlere sahip olması gündelik yaşam formlarının cazibesi aracılığıyla önlenmiştir. Öte yandan da yerel kültürler ve politikleşen dinin güçlendirilmesi ile birlikte ulus-devletin bölünme tehdidi artarak devam etmiştir. Sonuç olarak, Türk toplumu küresel dünya sistemine entegre olurken, yerellik de ayrılıkçılık etrafında politikleşmiştir. Küreselleşme ve yerelleşmenin kuşatması altında ulusal politikalar sadece söylemlerde kendine yer bulabilmiştir.

 

Çağdaş, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasi temsilcisi Cumhuriyet Halk Partisi ise bugün bu duruma sadece söylemsel bir eleştiriyle karşılık verdiği için eleştirilmektedir. Bütünsel bir siyasi programın pratiğe dökülebilmesi için tüm yurttaşlara seslenebilmesi, onların beklentilerine uygun olması gerekir. CHP uzun vadede Türk toplumunun kurtuluşunu hedeflese de, önceki iktidarların kısa vadeli, günü kurtaran icraatları çaresiz halk tarafından hep daha akılcı çözümler olarak anlaşılmıştır. Böylece CHP'nin siyasi ve ekonomik programları halk tarafından benimsenmemiştir. Örneğin, işsizlik dönemsel bir sorun değil, bir sistem sorunudur. Bu sorunun ortadan kaldırılmasının tek yolu devletçi politikalardır. Halkın yaşadığı işsizlik sorununa eğilen sağ partiler, sistemi değişikliğe uğratmadan ürettikleri geçici çözüm önerileriyle halkı ikna edebilmektedir. Böylece, aslında Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik olarak zayıflamasına yol açan ve dışa bağımlılığını arttıran kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi politikaları, kısa vadede devletin hazinesine sağladığı katkı sonucu halka ekonomik olarak umut aşılayabilmektedir. Oysa devletçi politikaları yeniden hayata geçirerek sorunu kökten çözecek olan CHP halka ne devletçilik ilkesinin önemini anlaşılır bir şekilde ifade edebilmekte, ne de soruna somut çözüm önerileri sunabilmektedir. Bunun yanında ve daha da önemlisi, CHP'nin dili halka hitap edememektedir. Özellikle kırsal kültürlere yakın bir dil geliştiren sağ partiler ise, aydınlanmamış halkın anlayacağı söylemleriyle iktidara gelmekte zorlanmamaktadır. Bu söylemler ulus-devletin düşmanı AB'yi uygarlık projesi gibi tanıtmakta, uygulanan laiklik karşıtı politikaları ise toplumca taşıdığımız dinsel bir değer olarak göstermektedir.

 

Bugün Cumhuriyet Halk Partisi halka yabancı ve sadece aydın insanlara seslenen elit bir parti durumuna düşürülmüştür. Cumhuriyetin ulusu birleştirici en önemli ilkesi laikliktir ancak sefaletle boğuşan ve aydınlanmamış halk için şu an laiklik bir anlam ifade etmemektedir. Cumhuriyet kültürü ile yetişmemiş yurttaşlara bu aşamada laikliğin birarada yaşamak için zorunlu oluşunu anlatmak nafile bir uğraş olarak kalacak ve CHP'nin halka yabancı bir parti olarak anlaşılmasını pekiştirecektir. CHP'nin laikliği koruma altına alması için kendisine gereken halk desteği, ancak ilk aşamada ekonomiyi iyileştirici söylemlere yönelerek iktidara gelmesi ve devletçilik ilkesinin uygulanmasıyla ekonomik vaatlerini gerçekleştirmesi, ardından ulusun cumhuriyet değerleriyle eğitimini sağlaması ile mümkün olacaktır. CHP'nin elit yaftasından kurtulabilmesinin yolu eğitsel ve ekonomik standartları yükseltmek adına halka inebilmesidir. Adının ve tarihsel kimliğinin ağırlığını taşımak CHP'nin yeniden özde Cumhuriyet Halk Partisi olmasını gerektirir.

Orçun Atılgan

29/6/2007

BİR 80 KUŞAĞI TÜRK GENCİNİN EĞİTİMLE İLGİLİ İZLENİMLERİ

 

Biz 12 Eylül çocuklarıyız. 12 Eylül’ün en büyük amacı Atatürk’ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğin Cumhuriyetin yıkımına karşı sessizleştirilmesi, ilkelere bağlılığın yok edilmesidir. Bunun yolu da, oluşturulan yeni resmi ideoloji ekseninde eğitimin devletin ideolojik aygıtına dönüştürülerek, gençliğin Atatürkçü yönde eğitilmesinin tersine çevrilmesi ve hatta zorunlu din dersleri aracılığıyla gençlerin karşı-devrimci çizgiye yönlendirilmesidir. Bakalım o dönemin eğitim sistemi neler başarmış?

 

Bizim kuşağın ilkokul öğrencileri bilirler. O dönemler Hayat Bilgisi ders kitaplarında Kenan Evren’in resmi yer almaktaydı ve biz tabula rasa’lar doğal olarak Kenan Evren’i Atatürk sanmaktaydık. Büyüdüğümüzde de değişen tek şey, onun Atatürk olmadığını anlamak, ancak bir Atatürkçü olduğunda karar kılmaktı.

 

Tarih kitapları hala Bağımsızlık Savaşımızı işlemekteydi, ancak artık Türk milletinin büyük mücadeleler sonucu yurdundan kovduğu emperyalistler değil, düşmandı. Düşman belirsiz, içinin doldurulmasına gereksinim duyulan bir kavram olduğundan ötürü, düşmanın Türk topraklarındaki hedefi de herhalde bazı şehirleri kendi sınırlarına dahil etmek olmalıydı. Zaten 779.000 km² yüzölçümüne sahip bir ülke bize çoktu bile. Bu arada dilimiz eski kelimeleri yenileriyle değiştirip eskileri doğal olarak kullanılmaz hale getirdiği için, artık eski dildeki kelimelerin anlamlarından da haberimiz olmayacaktı. Ancak bu gelişmelere karşılık, anlamlarını bilmediğimiz kelimeler kullanımdan kaldırılsa bile, bazılarının birtakım tamlamalardaki yerlerine dokunulmamalıydı. Böylece Bağımsızlık Savaşı olarak değiştirilmesi gereken tamlama Kurtuluş Savaşı olarak kalmıştı. Dolayısıyla, ortada kazanılan bir bağımsızlık yoktu, olsa olsa ülke bu savaşla zor bir durumdan kurtulmuş olabilirdi.

 

Bize Türk Devriminin ne olduğu sorulsa yanıtımız, herhalde birilerinin ileride gerçekleştirmek istediği bir şey olurdu. Devrim kavramı, çoktan tek vatan haini kesim olarak atfedilen komünistlerle özdeşleşmişti bile. O halde 29 Ekim Türk Devrimi olamazdı, o tarihte Cumhuriyet ilan edilmişti, o başka şeydi. Böylece Cumhuriyetin gelmesinin Tanzimatın ilan edilmesinden pek bir farkı yoktu. Cumhuriyet Osmanlı rejiminin bir devamı, Atatürk de Osmanlıyı içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmakla görevli bir devlet adamıydı. Ayrıca, Türk Devrim Tarihi ve Atatürk Devrimleri dersinin adı da, Atatürk İlkeleri ve İnkılap tarihi olmuştu. İnkılap kelimesinin anlamının önemi yoktu, sadece i harfiyle yazılan ve köpekleşmek anlamına gelen inkilap kelimesiyle karıştırılmaması önemliydi. Hem ne güzeldi işte, Arapçadan gelme inkılab kelimesini inkılap yaparak Türkçeleştirmiş, dilimize kazandırmıştık.

 

Bütün bunlardan sonra tarih realiteden kopmuş, zihinlerimizde bir masala dönüşmüştü. O halde, emperyalizmin ülkemize ekonomik ve kültürel araçlarla girmesi gibi bir durumdan haberdar olamayacağımız için, ortada bir savaş tehlikesi yoksa, korkulacak bir durum da yoktu. Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayaktaydı ve biz ancak bir savaş durumunda silaha sarılarak Cumhuriyetimizin bekçiliğini yapabilirdik. Atatürk bize Cumhuriyeti emanet ederken, politikayla ilgilenmemiz gerektiğini söylemek istemiyordu. Harici bedhahlar henüz ülkemizi işgal etmemişlerdi, dahili olanlardan da herhalde komünistler kastediliyordu.

 

Büyüdük, eğitim sürecini geride bıraktık. Eğitim amacına ulaştı, bize birer meslek kazandırdı. Diplomalarımız sayesinde cebimizin efendisi olduk. Yoksa eğitimin başka bir amacı mı vardı?

Orçun Atılgan

 



« Önceki::

Blogcu ile yapıldı