Kapitalist sistemde kadının haklarını alamamasının temelinde ekonomi vardır. Çünkü kadının yaptığı işle erkeğin yaptığı iş aynı olsa dahi kadın düşük ücretle çalıştırılmaktadır. Ekonomik güç siyasi, kültürel, politik gücü belirleyen faktördür. Kadın, haklarının gaspını engelleyememesi ekonomik eşitsizlik yüzündendir.
Kapitalist sistemde ortaya çıkan eylemlerin büyük bölümünün ilk çıkış noktası ekonomi temellidir. Bu kadın eylemleri için de geçerli bir olgudur. İlk kadın eylemleri Fransız Devriminde, burjuva-aristokrat kadınlarının seçme seçilme hakkı talebi üzerinden çıksa da, yoksul Fransız Kadınının ekonomik temelle çıkıp politikleşen eylemleri ile sonuca ulaşabilmiştir.Yani mülkiyet hakkı, seçme seçilme hakkı üzerine Fransa’da başlayan ilk kadın hareketleri yoksul kadının ekmek talebiyle şekillenmiş ve örgütlü bir hareketle sonuca ulaşmıştır. (Kadın hareketlerinin çıkışını ve kadının haklarını alma sürecini ayrıntısıyla tezimde sunacağım.) Belki de kadının eşitlik özgürlük mücadelesinin emek mücadelesiyle birleşmesi yönündeki zorunluluk kendisini ilk olarak Fransız Devriminde burjuva kadınlarının eşitlik talebi ile gösterdi diyebiliriz.(özgürlük dünyası Ebru Moçoş ,sayı 155 ,sayfa 16.)
Kapitalist sistemde emek kavramı farklılaştı, artık emek toplumsaldı emek özgürdü, en önemlisi bu emek örgütlüydü. Bu emeğin yeni üç hali, daha önceki ekonomik sistemlerde de( feodalizm ve kölecilik) yoktu ve bu emeğin üç halinden gelen emekçinin gücü, işçinin burjuva sınıfıyla, çatışırken kullandığı üç önemli silahtı.
Neden işçiler feodalite ve kölelik zamanında, elde edemedikleri hakları kapitalist sistemde kazanmaya başladılar. Çünkü emek artık özgürdü, emek aynı yerdeydi ve emekleriyle birlikte hareket edebiliyorlardı. Örneğin: Kraliyet ailesine hizmet eden aşçı kadın, derebeyine hizmet eden aşçı kadınla aynı şekilde ezilse bile bir araya gelme şartları oluşamıyordu ama; pamuk fabrikasındaki işçiler, günün büyük bir bölümünü yan yana, birbirlerini görerek geçiriyorlardı. İşte bu birliktelik aynı sorunları yaşadıklarını fark etmelerini ve aynı çözüme ulaşabilmelerini sağladı.
Bu eylemlere kısaca birkaç örnek vermek gerekirse, 1789 Fransız devrimi sonrası başlayan işçi hareketleri 1848 Enternasyonali ile yükselişe geçmiştir. 1871 yılında yetmişüç gün devam eden ve emekçilerin ilk işçi devleti, kurma çabası diye adlandırılan Paris Komünü ile en hızlı dönemleri görülmüştür. Kadın emekçilerin de bu hareketlerde yer aldığını söylemek aslında gerekmez.. Çünkü ezilen, sömürülen insanı kadın erkek diye ayıramayacağımız için yapılan eylemi de erkek eylemi kadın eylemi diye ayırmak işçinin kendi içinde ayrılmasına neden olabilir.
Ama bu dönemde kadınların önderliğinde gerçekleşen eylemler de olmuştur. Örneğin 8 Mart 1857 yılında, dokuma işçisi kadınların 10 saatlik işgücü talebi ve 8 mart 1908 yılında Avrupa’daki dokuma işçisi kadınların işten atılımları protesto talebiyle başlayan beraberinde 8 saatlik işgücü talebine dönüşen işçi hareketleri, 1910 yılında İkinci Enternasyonalde emekçi kadının kendisini daha çok temsil etmesi ve bunların sonucunda 8 mart 1911 yılında kutlanan ilk ‘Enternasyonal Emekçi Kadınlar Günü’ kadın emekçisinin verdiği mücadelenin sonucudur.
Burjuva-işçi çatışması, işçinin de açıkça anlayabildiği şekilde 20. yy. başına kadar sürdü. Bu durum birinci paylaşım savaşında doruk noktasına ulaştı ve 1917 Ekim Devrimi’ne kadar (hatta 1929 krizine, ki bu krizin en önemli çıkma sebebi zaten kapitalizmin aşırı kar anlayışı sonuçu pazarda tüketicinin yok olmasından kaynaklıdır) devam etti. Bu tarihe kadar işçi sınıfının büyük bir bölümü açık bir şekilde sorunun kaynağını görebiliyordu.. Yani işçilerin zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktu ve bu durum burjuvaziyi yıpratmaya başlayan, işçilerin hakları için başlattığı eylemler, hareketlerden anlaşılabiliyordu. Erkek ve kadın işçilerin bu dönemde verdikleri mücadeleler sonucu elde ettikleri hakları almalarının en büyük nedeni işçi sınıfının olayları doğru analiz edip sorunun kaynağına sınıf temelli, bölünmeden hep beraber karşı koymalarıydı. İşçi sınıfı kendilerine yaşama koşullarım neden böyle diye sorduğunda karşısındakinin burjuvazi yani üretirken kullandığı aletlerin sahibi olduğunu görebiliyordu. 20. yy. başına kadar Marx’ın dediği anlamda iki sınıf belirgindi. Bu durumu fark eden burjuvazi işçilerin bakış açıların değiştirip manüpile etmek için dönemsel değişimlere göre bilinçlerini yok edecek doktrinler uygulamıştır. 1929 sonrası çıkan Keynes yasaları ve sonrasında liberalizme devlet elinin değmesi burjuva merkezli ulus devletlerin yükselişe geçmesi Almanya’da oluşturulan kitle toplumu İngiltere’de işçilere lojman hakkı sağlık güvencesi, emeklilik ,işsizlik maaşı verilmesi gibi unsurlar burjuvazinin emniyet sübabını oluşturmuş ve işçilerin ellerine kaybedecekleri metalar verilmesinin sağlanması bunun kanıtıdır diyebiliriz.[öyle bir burjuva uygarlığı ki; sahiplerinin çıkarına olarak sermayenin genişletilmiş yeniden üretimini sağlıyor da,bir bütün olarak toplumun basit yeniden üretimini sağlayamıyor(Fikret Başkaya Paradigmanın iflası özgür üniversite yayınları mart 2005 Ankara sf.9)] Bundan dolayı artık olaylara işçi gibi bakamaz olmaya başlamış eylemleri azalmış, ve eylemlerinin şiddeti düşmüştür. Artık bir işçi (bugün de böyledir) bir eyleme giderken kaybedeceği emeklilik, lojman vb. haklarını düşünerek gitmekte ve bu tereddütleri düşünerek kimi zaman gitmemektedir. Burjuvanın pazar politikasının işçiyi bağlayacak yönde olması da işçinin hareketlerini sınırlamaktadır. Örneğin kredi kartları banka kredileri vb.
Bu süreçte yani 20yy ‘ın başından sonra artık sadece ekonomi temelli hareketlerin yapısı değişime uğramıştı ;artık iletişim önemli bir etki yaratmıştı . Frankfurt Okulu'na bakarsak bunu anlayabiliriz. T.Adorno’nun dediği gibi birey kalmamıştı.Ya da Althusser’in dediği modernliğin sorunsalı olan özne akıl ilişkisinin en açık yaşandığı dönem olmuştu. Artık kültür politikaları işçiler üzerinde buna bağlı olarak kadın işçiler üzerinde de büyük görüş kayıplarına sebep oldu.
Sosyolojinin giderek daha önemli hale gelmesinin önemli bir nedeni de burjuvazinin, kendi gücünü korumak için işçilerin üzerine kurduğu politikaların çeşitlenmesidir. Çünkü sosyolojinin en çok incelediği konu , burjuvazinin kendi ekonomi politik çıkarlarını korumak için işçi sınıfı üzerine uyguladığı politikaların topluma etkisinin nasıl olduğu ve nasıl olacağıdır. Marx ve Marxsist Sosyologlar ya da Marx’tan hareket eden sosyologlar işçinin yapması gerekeni, işçinin nasıl bir durumda olduğunu, işçinin burjuva politikalarını nasıl çözeceğini yazarken bu yazılanlardan, işçi sınıfına oranla burjuvazi daha da çok yaralanmıştır. Çünkü 19. yy. ve 20. yy’ın burjuvazisi , aristokrat, bilimi takip eden dünyadaki sosyal hareketleri bilen bir yapıya sahipti. Marx‘ın Manifesto’sunu zor anlayan bir işçi nasıl olur ki o dönemde burjuvaziden daha çabuk Kapital’i anlayabilir . İşte bu yüzden burjuvazi, işçilerin yapması gerekeni işçilerden daha çabuk öğrendi ve işçi hareketlerine karşı önlemler aldı.
Burjuva politikalarının sonucu artık insanlar, işçiyim emekçiyim diye kendilerini tanıtmak yerine kimliklerine etnik kökenlerine vurgu yapar hale getirildiler. Bu emeğin örgütlenememesinin ve kendi içinde bölünmesinin en önemli sebeplerinden biridir. Türkiye’den örnek verecek olursak bir fabrikada birlikte aynı şartlarda çalışan iki kadın işçi {tabi bu olay erkek işçiler içinde geçerlidir.) kendi aralarında Kürt, Türk, Alevi, Sünni olarak ayrıştırılmıştır. Söz konusu olan bu durumda güçlü işçi eylemlerinin oluşamamasında önemli bir etkendir. Artık işçiler kendilerini ezen gücü anlamaz hale geliyordu öyle ki; genel müdürüne çalışma şartları yüzünden kızan ve bu yüzden genel müdürünü öldüren işçinin durumu karşısında birlikte çalıştığı bir başka işçi kızıyor ve genel müdürünü savunuyordu. Bu olay gösteriyor ki burjuvazi Dahrendorf ‘un dediği anlamda ara katman olan orta sınıfı çıkarmış ve genişletmiştir. Bu duruma Marx‘ın yanlış bilinç kavramı da açıklık getirebilir.
Emek Yüksel
